Art Deco 100. Yılını Kutluyor
YAZAR

Art Deco’nun doğuşu yalnızca yeni bir tasarım akımının başlangıcı değildi; aynı zamanda yeni bir yaşam biçiminin habercisiydi. 1910’lardan itibaren, Art Nouveau’nun süslü ve kıvrımlı estetiğinden uzaklaşarak daha rafine, daha modern bir çizgi arayışına giren tasarımcılar, bu yeni üslubun temelini atmışlardı. Ancak Art Deco’nun gerçek anlamda sahneye çıkışı, adını da aldığı 1925 Paris Exposition Internationale des Arts Décoratifs et Industriels Modernes (Uluslararası Modern Dekoratif ve Endüstriyel Sanatlar Sergisi) ile gerçekleşti.
Bu sergi, hem dönemin yaratıcı vizyonunu ilan etmiş hem de modern dünyanın estetik imzasını tarihe kazımıştı.
Birinci Dünya Savaşı’nın ağır travması sonrasında, 1920’ler yeni bir başlangıcı temsil ediyordu. Eğlence, özgürlük, hız, yenilik… “Çılgın Yıllar” olarak bilinen bu dönem, savaşın karanlığından sıyrılan toplumların umut, dinamizm ve hayat dolu ruhuyla şekillenmişti. Büyük Buhran’ın 1929’da kapıyı çalmasına kadar süren bu süreçte, Art Deco modern hayatın simgesi haline geldi. 1930’larda estetik biraz daha sadeleşse de, akım varlığını sürdürdü; çünkü Art Deco yalnızca bir stil değil, modernleşme, mobilite, seyahat, özgürlük ve ihtişam duygusuydu.
Bugün Paris’teki Musée des Arts Décoratifs, bu akımın 100. yılını kutlayan kapsamlı bir sergiye ev sahipliği yapıyor. Müzenin üç katına yayılan, 1. 000’den fazla parçadan oluşan koleksiyon, Art Deco’nun muazzam çeşitliliğini ve zamansız cazibesini gözler önüne seriyor. Sergide, Madeleine Vionnet ve Frantz Jouradin’in ipek işlemeli gece elbiselerinden, René Lalique’in cam ve gümüş eserlerine; kahve fincanlarından tost makinelerine kadar geniş bir yelpaze yer alıyor.

Cartier, Maurice Couët Pendulum clock © Les Arts Décoratifs / Christophe Dellière
Bu çeşitlilik, Art Deco’nun yalnızca yüksek sanat eseri parçalarında değil, günlük hayatta da yer bulduğunu gösteriyor. Dönemin büyük mağazalarının bu estetiği seri üretime taşıması, Art Deco’nun halkla buluşmasını sağlayan önemli adımlardan biriydi.
Bununla birlikte, her ne kadar “mutluluk çağı” olarak hatırlansa da, 1920’ler her kesim için kolay değildi. Savaş sonrası toparlanma dönemi zorluydu ve Art Deco nesneleri, kullanılan değerli malzemeler—fildişi, egzotik ahşaplar, porselen, deri—ve ustalık gerektiren üretim teknikleri nedeniyle çoğunlukla lüks tüketimin parçasıydı. Bu yönüyle Art Deco, hem modernliğin hem de seçkinliğin sembolüydü.
Serginin en etkileyici bölümlerinden biri Cartier'ye ayrılmış küçük oda. Cartier, Art Deco’nun öncülerinden biri olarak kabul edilir ve 1925 sergisine sunduğu 150 parça—özellikle meşhur “Tutti Frutti” koleksiyonu—iki on yıllık araştırma ve yaratıcı denemenin ürünüydü. Bugün sergilenen 80 obje arasında müzenin kendi koleksiyonundan parçalar ve daha önce hiç gün yüzüne çıkmamış tasarımlar bulunuyor. Işıltılı kolyeler, bilezikler, zarif saatler ve mücevher setleri, yüz yıl önce olduğu kadar çağdaş ve çekici.

Cartier Paris bracelet, commissioned in 1934 ©Cartier Collection
Diademler belki günümüz modasında eskimiş olabilir; ancak Cartier’in keskin hatlı, geometrik çizgisi hâlâ modern lüksün simgesi.
Sergi, dönemin büyük iç mekân ve mobilya tasarımcılarını da onurlandırıyor: Jacques-Émile Ruhlmann, Eileen Gray ve Jean-Michel Frank. Eugène Gaillard’ın sehpası ya da Paul Frédéric Follot’nun şezlongu gibi parçalar, Art Nouveau’nun kıvrımlarından Art Deco’nun net çizgilerine geçişi gözler önüne seriyor. Müzenin Jacques Grange ile yaptığı işbirliği ise bugün bile doğru seçilmiş Art Deco mobilyalarının modern bir daireye nasıl kusursuzca uyum sağlayabileceğini kanıtlıyor.
Yves Saint Laurent gibi koleksiyonerlerin tutkusunu biliyoruz; bu estetik, nostaljiden öte zamansız bir elegans taşıyor.
Art Deco çoğu zaman siyah-beyaz geometrik desenler ve sert çizgilerle hatırlansa da, renk bu akımın vazgeçilmez bir parçasıdır. 1925 tarihli Marguerite Pangon imzalı ipek kadife pelerin, gökkuşağı tonlarında geometrik spiralleri ve turuncu saten astarıyla, dönemin cesur renk kullanımının çarpıcı bir örneği. Jeanne Lanvin’in ağır boncuk işlemeli elbisesi ve Sonia Delaunay’ın ceketi gibi örnekler ise dönemin modasının göz alıcı yoğunluğunu ortaya koyuyor.

Marguerite Pangon Cape, circa 1925 © Les Arts Décoratifs / Christophe Dellière
Yine de, sergideki moda eserlerinin günümüze en uzak düşen bölüm olduğu söylenebilir; Art Deco’nun mimari ve dekoratif alanlardaki etkisi hâlâ güçlü olsa da, moda dünyasında zamanın izleri daha belirgin.
Sergi ayrıca, Art Deco’nun ilham kaynaklarını da görünür kılıyor: Fovizm ve Kübizm’in parlak paletleri; Yunan, Roma ve Etrüsk antiklerinin etkileri; Fransız Louis-Philippe stilinin izleri… Akım Fransa’da doğsa da kısa sürede dünya çapında yorumlanmıştı. ABD’de Art Deco’nun en güçlü izi mimaride görüldü; Chrysler Binası bunun simgesidir. Japonya ve Brezilya’da malzeme ve motiflerde özgün yorumlar ortaya çıktı. İsveç’te Svenskt Tenn’in kalay tasarımları Art Deco’yu daha erişilebilir kıldı.
Art Deco’nun altın çağı, aynı zamanda seyahatin de altın çağıydı. İnsanlar daha önce hiç olmadığı kadar çok seyahat ediyor, üstelik bunu büyük bir zarafetle yapıyordu. Eski Air France menüleri ve afişleri bile şıklığın sembolüydü. Ancak serginin bu bölümünün yıldızı, okyanus aşırı lüks yolculukların efsanesi Normandie gemisi. Normandie’nin dekorasyonunda Raymond Delamarre, Albert Pommier, René Lalique ve Pierre Patout gibi dev isimler bir araya gelmişti.

The Orient Express, Maxime d’Angeac ©Orient Express
Lalique’in avizeleri, aydınlatma sütunları ve ateş havuzları, Art Deco’nun gösterişli ışığını denizlere taşımıştı.
Sergiden sonra Hôtel Plaza Athénée’deki Le Relais Plaza restoranına uğrayanlar, Normandie’den esinlenen ve 1936’dan beri korunan Art Deco iç mekânını deneyimleyebilir. Bir müzeden çıkıp yaşayan bir Art Deco mekânına geçmek, bu estetiğin ruhunu daha derinden hissettiriyor.
Müzenin alt katında ise bir başka efsane sahneye çıkıyor: Orient Express. Her ne kadar ilk seferini 1883’te yapmış olsa da, 1920’ler trenin ihtişam yıllarıydı. Eski afişler, seyahat rehberleri, siyah-beyaz fotoğraflar ve orijinal kabinler ziyaretçiyi geçmişe götürüyor. Bunun yanında, 2027’de hizmete girecek yeni Orient Express treninin Maxime d’Angeac tarafından tasarlanan tam boy maketleri de sergileniyor. Böylece sergi, Art Deco’nun 100 yıllık hikâyesini geçmiş, şimdi ve geleceğe uzanan bir yolculukla anlatıyor.

The new Orient Express train projesi 2027'de hayata geçecek ©Orient Express
Yeni tren tasarımında kullanılan el işçiliği ahşap paneller, Suzanne Lalique-Haviland’ın 1920’lerde yarattığı desenlerin güncel yorumları ve dramatik yüzeyler, Art Deco’nun sadece korunmadığını, aynı zamanda yeniden hayal edildiğini gösteriyor. Bu sergi, Art Deco’nun yalnızca bir dönem akımı olmadığını, yüz yıldır kültürü şekillendiren ve uzun süre daha etkisini sürdürecek bir dünya görüşü olduğunu kanıtlıyor.
Bazı akımlar moda gibi gelip geçer; Art Deco ise bir yüzyılı ve belki de daha fazlasını etkilemiş, modern dünyanın estetik dilini oluşturan bir devrimdir.

























































































